Küçük Adam'ın Hikayesii

Kutsi Akıllı

 

Küçük adam, her günkünden farksız geçen gününün acısını, ucunu dişlemiş olduğu sigarasından çıkarmakla meşguldü. Nikotinin etkisiyle sararmış dişleri, ıslanıp büzülen sarı filtreye geçmişti. Rüzgarın ayak ucuna getirdiği yaprağı, ayakkabısıyla hafifçe itekledi. Her gün oturduğu bankın kıyısına gelerek, üzerine düşmüş yaprakları eliyle süpürdü ve uzun zamandır müdavimi olmanın verdiği tecrübeye dayanarak, ortanın kısmen sol tarafında bir noktaya oturdu. Biraz gerinerek bankın arkasına iyice yaslandı. Sigarasından derin bir nefes daha çekerek dumanı ciğerlerine doldurdu ve bıyıklarına karışmış burun kıllarının arasından dışarı salıverdi.
Oturduğu eski bir banka bankıydı. Tahtaları yüzlerce yağmura karşı koymayı başarmış, artık rengi okunmaz hale gelmiş, dökme demirden ayaklarının birinin ucu kırılmış, yaşlı, çivileri paslı bir bank.
Gözünü arkaya salarak baktı. Dünden beri hemen hiçbir şey değişmemişti. Ardındaki üstüne bir sürü çakı façası yemiş yaşlı çınar, yerlerdeki yapraklar, yağan yağmurlardan sonra yumuşamış toprağın etkisiyle yerinden çıkıp, yolun kenarından düşmüş taş parkeler ve fazla yapışkan olmayan çamurdan keçi yolu.
Burasının kendisine verdiği huzurun farkındaydı. Parkta birkaç çeyrek harcadıktan sonra kaynanasının bitip tükenmeyen zırıltısına daha kolay katlanabiliyor, karısı ve çocuklarını nispeten daha az dövüp, gecenin bir yarısı gelen pişmanlık nöbetlerinden daha kolay kurtulabiliyordu. Sigarasından bir nefes daha çekti.
Filtrenin ekşimiş kokusu ağzını kaplayınca, işi bitmiş izmariti sararmış parmaklarının arasına sıkıştırarak, ağaçların arasından kıvrılıp gelen yola doğru fırlattı. Göz ucuyla attığı filtre kalıntısının havada çizdiği eğriyi izliyordu ki, birden irkildi. Havada genişçe bir kavis çizerek giden filtre, orada apansız beliren yabancının paçasına çarptı ve elinde kalan son bir iki kıvılcımını saçarak yere düştü.
İncelikten nasibini aldığı söylenemezdi pek, ama yine de, özür dilemek istedi Küçük adam. Kısmen öfkesi dinginleşmiş kahverengi gözlerini kaldırdığında, Büyük adamla karşılaştı.
Daha ilk görüşte tanımıştı onu. Hiç hesapta olmayan bu rastlantının etkisiyle nefesinin sıkıştığını hissetti. Göğsünün boşalmış, iç organları bilmediği bir yere acısız ama, karşı konulmaz bir şekilde saklanmaya çalışıyordu. Sırtında soğuk ter damlacıkları tomurcuklanmış, terden ıslanan elleri pantolonunun üzerinde kayar hale gelmişti. İçinden "Kaçmam gerekli" diye düşündü fakat, doğrulurken karşılaştığı Büyük adamın her şeyi hisseden gözleri onu, yeniden yerine çiviledi.
Büyük adam ağır adımlarla ona doğru ilerledi. Onun oturduğu banka doğru. Küçük adam özür dilemeye çalışıyor ama, kuruyan ağzı bir türlü ihtiyacı olan kelimeleri salıvermiyordu. Kaba etlerinin arası terden vıcık vıcık olmuş, killi toprak girmişçesine rahatsız edici bir kayganlıkla kaplanmıştı. Ayağa kalkmaya yeltendiyse de, zaten korkudan titremekte olan dizleri, Büyük adamın omzuna dokunuşuyla büsbütün takatten kesildiler.
"Kalkma, otur" dedi babayani bir tavırla,
"Nasıl olsa bu bank ikimize de yeter."
Sonra, o "Büyük adamlar"ın oturduğu yeri kaplar tavrıyla kıçını sağa sola oynatarak, iyice yerleşti.
Panik, Küçük adamın içinde dalga dalga şahlanıp, göğüs kafesini dövmeye devam ediyordu.
Mevsim sonbahardı. Sararmış son birkaç yaprak ağaçların etine sarılıp biraz daha yaşamaya çalışıyor, zaman zaman esen rüzgar onların bu gayretleriyle alay edercesine tenlerini ovuşturuyordu. Büyük adam özenle manikürlenmiş, tombul, kıllı elleriyle cebinden gümüş bir tabaka çıkararak açtı. Yan yana dizili kahverengi sigarlar vardı içinde tabakanın, hani şu Kübalı kızların bacaklarında kuruttuğu cinsten. Küçük adam hiç içmemişti bunlardan ama, karısının pek meraklı olduğu, zenginlerin kimlerle tokuştuğunu yazan dedikodu gazetelerinde okumuştu. Sanırsa, sanırsa değil, muhakkak onlardan olmalıydılar.
Büyük adam çıkardığı sigarı özenle yaladı, çevirdi ve bir tören yaparcasına ağzına yerleştirdi. Elini tekrar cebine soktu ama, suratının aldığı ifadeden, aradığını bulamadığı belli oluyordu.
Küçük adam, Büyük adamın korumalarının yanında olmadığını ilk o an anladı. Büyük adam ona dönerek
" Ateşin var mı? " dedi. Küçük adam telaşla kibritini bulup çıkardı, yakıp kutuya geri koyduğu yanmışların arasından kullanmadığı bir taneyi bulup, kibrit kutusunun yanındaki pütürlü kahverengi satha sürttürdü ve uzattı. Büyük adam elleriyle Küçük adamın ateşine siper yaratarak sigarını yaktı. Ateş, çekilen nefesin etkisiyle kahverengi yapraklar üzerinde büyükçe bir adım attı.
Uflamayla karışık dumanı üfledi, çekti, üfledi, çekti, üfledi Büyük adam. Neredeyse sigarının yarısına gelmişti. Ateşe iri bir adım daha attırdıktan sonra oturduğu yerde hafifçe kaykılarak Küçük adama döndü.
" Adın ne hemşerim? "
Küçük adam nispeten normalleşen nefesinin yeniden sıklaşmaya başladığını fark etmemişti bile. Tek fark ettiği, her atışında şakağına çekiç gibi vurup, kulağını bir açıp, bir kapayan kalbinin atışıydı.
İşemek arzusuyla kasıklarını var gücüyle zorlayan mesanesinin baskısına karşı koyup, dolaşan diliyle cevap verdi.
" Ha..Hasan"
" Hasan, ha? Güzeeel. Ne iş yaparsın Hasan? "
" F.. Frezeciyim. "
" Demek frezecisin "
Büyük adam biraz durduktan sonra sanki çok önemli bir şey söylüyormuşçasına kaşlarını kaldırıp dudaklarını topladı ve tekrarladı.
" Frezeci Hasan. Frezeci Hasan. "
Biraz duraklayıp sigarından bir nefes daha çekti ve tekrar döndü.
"Evli misin Hasan?"
"E..Evet"
"Çoluk çocuk var, di mi?"
Küçük adam bu kez sadece başını sallayabilecek kadar güç bulmuştu kendisinde. Büyük adam gülümseyerek başıyla onayladı ve sormaya devam etti.
"Allah bağışlasın. Kaç tane"
" Üç. İki kız bir oğlan"
Büyük adam gözlerini Küçük adam'a perçinlemiş, ondan istediği cevapları bekler gibiydi.
"İyi, iyiii"
................
" Peki, hayatından memnun musun frezeci Hasan? "
Küçük adam tam " Allaha şükür " demeyi düşünüyordu ki, Büyük adam başlamadan sözünü kesti.
" Dur, ben senin yerine söyleyeyim. Değilsin. Allaha şükür demeye hazırlanıyorsun ama, aslında hayatından memnun değilsin. Hem de hiç değilsin. "
Küçük adam itiraz etmeye kalkacaktı ki, duraladı. Yanlış bir cevap verip Büyük adamı kızdırmaktan korkuyordu. Zaten Büyük adamdan iyi bilmesine imkan da yoktu.
"Değilsin ama yapılabilecek bir şey de yok, değil mi? Öyle. O yüzden dert etme. Bakma öte taraflarda mutlu gibi görünenlere. Aslında onlar da mutlu değil. Bu lanet olası dünyada hiç kimse hayatından memnun değil. Hayatından en memnun olmasını beklediğin adam bile değil."
Büyük adam sigarasını parmaklarının arasında yuvarlayarak ucunda yanan ateşe bakıyordu. Gözleri ateşe dalmış, sözcüklerin her birini ağır ağır vurguluyordu;


"Etrafında hani "ulan ah burada ben yaşayacaktım ki" dediğin binlerce ev görüyorsun ya, inan, her birinin bir odası boş. Hepsinde bir şeyler yarım, hepsi bir şeylere özlem duyuyor. Sana göre küçük olan, onlara göre imkansız, senin için zevk olan onlar için can sıkıntısı."
Büyük adam külün düşmeyen kısmına tırnağıyla hafifçe dokundu. Göz ucuyla tekrar küçük adama baktı.
"Ne dediğimi anlamıyorsun, değil mi? Parklarda, bahçelerde hiç bir şey düşünmeden dolaşmak, dandik bir çay bahçesinde karbonatlı çay içip, kafana estiği an sinemaya gitmek, hatta körkütük sarhoş olup kavga etmek ne büyük zevktir, buna gurbet olmadığın için istesen de anlayamazsın."
Büyük adam büyükçe bir "of" çektikten sonra cevap uman kısık gözlerle baktı Küçük adama. Küçük adamın içi burkulur gibi oldu, ağzında bir şeyler geveledi sonra, tekrar susakaldı. Yanında korumalarının olmayışı Büyük adama büyüklüğünden bir şey kaybettirmiyordu.
Biraz zaman geçince dili o babacan, öğüt veren dillikten çıkıp, iyiden iyiye sokak diline döndü. Küçük adamın kelimelerini kullanıyor, küfrediyor, kendisi gibi birilerinden dert yanıyor, söylediklerini Küçük adama onaylatıyordu.
Küçük adamın çekinik durması üzerine üstelemeye başladı. Önceleri hata yapmamak için konuşmayan Küçük adam, Büyük adamın kendi kelimelerini kullanmaya başlamasıyla beraber az da olsa korkularından kurtuldu ve çekingenliğini atarak önce onun dediklerini onaylamaya başladı. Büyük adamın kendisini terslememesi üzerine zaman zaman fikrini de ileri sürüyor, konuşulan konu üzerinde akıl yürütüyordu. Küçük adam kendini konuşmaya iyice kaptırmıştı.

Neden sonra karşısındakinin artık hiç konuşmadığını fark etti Küçük adam. Kendisini konuşmadan çekmişti Büyük.
Yeniden içinde o buz gibi rüzgarın dolaşmaya başladığını hissetti. Korku bir kez daha hapsedildiği mahzende zincirlerini koparmış, Küçük adamın gövdesini parçalayıp dışarı çıkmak için göğsünü tırnaklıyordu. Bütün gayretini kullanarak onu tekrar konuşmaya çekmeye çalıştı Küçük adam, ama bir süre sonra gayretinin anlamsızlığını anladı. Büyük adamın yüzüne yeniden "o" ifade oturmuştu. Küçük adamın başucunda gözlerini ona dikmiş, duruyordu.
Başını omuzlarının arasına sıkıştırarak eğdi. Gözleri ayakkabısının ucunda bir yerlere bakar gibi takılmıştı. Büyük adam ağır ağır oturduğu yerden ayağa kalktı.


Sivri kenarlı granit parke, havada bir kavis çizerek, Küçük adamın ense köküne indi. Kendisini işine kaptırmış, çılgınca bir huşuyla vuruyordu Büyük adam. Soluk soluğa kaldığında taşı, sıkmaktan beyazlamış parmakları arasından bıraktı. Taş iki kez sekerek durdu. Büyük adam cebinden çıkardığı mendiliyle önce terini, daha sonra da üstüne Küçük adamdan sıçramış olan parçacıkları özenle sildi. Mendili çöp bidonuna atarak alacakaranlığa doğru yürüdü.


Küçük adamın onun gittiği yöne bakan gözlerinde gülümseme vardı. Yeni yeni yanmaya başlayan park lambalarından gelen zayıf ışık, donuk gözbebeklerinde yansıyordu. Ağzından sızan kanın kokusuna gelen karasinek de mutluydu. Önünde mükellef bir akşam yemeği duruyordu.

 

 

 

Mükemmel Konser

Cüneyt UÇMAN ------------------

Sinyal sesiyle, başını ilgilendiği bilgisayarın ekranından kaldırıp, görüşme düğmesine bastı. Ekranda karısının yüzü belirdi.
"Merhaba tatlım" dedi.

"Merhaba hayatım. Bu akşamki konser için heyecanlandığın her halinden belli."

"Evet," dedi kadın.

"Hala inanamiyorum. Hep bir pürüz çıkacağından korkuyorum.”

Adam, elini ceketinin iç cebine atarak, iki bilet çıkardı.

"Bunlar olduktan sonra, hiç bir sorun çıkmaz. Merak etme."

Kadının yüzünden ne kadar mutlu olduğu belli oluyordu.

"Elimde degil. Çok heyecanlıyım. Bu... bu gerçekten büyük bir olay ve ben bunu canlı olarak izleyebileceğim."

"Bir tanem, bu akşam çok güzel olmanı istiyorum. Onun için hesabımızdan istediğin kadar para çek ve kendine yeni bir gece elbisesi al."

Kadının sevinci iki kat arttı.

"Alırım."

"Lütfen, benim de gri takim elbisemi temizletip, ütületiver."

"Hallederim hayatım. Seni çok seviyorum."

"Ben de seni."

Adam, işinden çıkar çıkmaz, özel aracına binip, eve döndü. Karısı onu kapıda, yeni elbisesiyle bekliyordu. Uzun uzun öpüştüler, içeri girdiler. Yemek masası hazırdı. Hemen yemeğe oturuldu. Yemekte konuşulan konu da aynıydı.

"Canım benim" dedi kadın.

"Bu konser için bilet bulabilmene şaşıyorum. Nice şarkıcılar hatta politikacılar bile bilet bulmakta zorlanırken, sen nasıl oldu da kolayca bulabildin?"

"Kolayca bulduğumu da kim söyledi?"

"Peki nasıl buldun?"

" Karaborsadan diyebiliriz."

"O zaman biletlerin sahte olma ihtimali var."

"Hayır. Yok öyle bir şey. Benim kaynaklarım sağlamdır. Konser için ŞivaIar'ı getiren taşımacılık şirketinde çalışan bir arkadaşım var. Senin de bir Şiva konserine gitmeyi ne kadar istediğini bildiğim için, onu devreye soktum. O da, beni kırmayıp, iki bilet ayarlayıverdi."

"Tatlım, kim bilir ne kadar para harcamışsındır?"

"Bos ver şimdi orasını da, gidip makyajına başla istersen. Geç kalmayalım."

"Haklısın," dedi kadın ve masadan kalktı. Yatak odasına giderken, bir taraftan da kendi kendine konuşuyordu.

"İnanamıyorum. Bir saat sonra, bir Şiva'nin sesini canlı olarak duyabileceğim. Müzik setinden değil, canlı olarak! Bu akşamı anlatırken, konken grubundaki kızlar, hasetlerinden kim bilir nasıl da çatlayacaklar?"

Konser salonundaki yaklaşık üç bin beş yüz kisi, konser saatinden yaklaşık yarım saat kadar önce yerlerini aImışIardı. Kadın, kocasına

"Keşke içeri bir kayıt cihazı sokabilseydim de, bu konseri kaydedebilseydim" dedi.

"Merak etme" dedi adam. "Nasıl olsa iki haftaya kadar albümü basılır bu konserin."

Kadın cevap vermeye hazırlanırken, birden salondaki bütün ışıklar söndü. Sadece sahneyi aydınlatan spotlar yanıyordu. Işıkların sönmesiyle beraber, salondaki tüm konuşmalar da kesilmişti. Herkes merak ve heyecanla, büyük olayı bekliyordu. Bir görevli, sahneye yaklaşık bir kırk, bir elli boylarında, sarı tüylü, paytak yürüyüşlü bir yaratık getirdi. Yaratığın önünde, boyuna göre ayarlanmış bir mikrofon vardı. Sarkıcının sahnede yerini almasıyla, salonda bir alkış tufanı koptu. Alkışlar kesildikten sonra, bir süre sessizlik oldu. Tahminen on dakika kadar sonra, türüne göre dişi olan varlık, ağız olarak kullandığı uzvunu açarak, acı ve evrendeki en duygusal, en etkileyici, en romantik sesle, hüzünlü şarkısını söylemeye başladı.

Yarım saatten biraz daha uzun bir süre sonra, konser bitti. Konseri dinleyen herkes, kelimenin tam anlamıyla etkilenmişti. Söylenenleri, yaratığın kullandığı dilden ötürü anlayamasalar da, pek çok kişi ağlamıştı. Hiç kimse, ne söyleyecek tek söz, ne de eleştirecek bir nokta bulamıyordu. Bizim çift de, tek kelime konuşmadan araçlarına bindiler. Adam konserin etkisinde, aracı evlerine doğru sürüyordu. Karısı, Şiva'nın şarkısını düşünürken, bir taraftan da konserden önce dağıtılan broşürü tekrar okumakla meşguldü.

"Yılda sadece iki kez düzenlenen dünyanın, belki de evrenin en büyük müzik etkinliğine hoş geldiniz. Dişi ŞivaIar, evrendeki en etkileyici sese sahip varlıklardır. Fakat bu eşsiz müzikal yeteneklerini, sadece eşleri öldüğü zaman söyledikleri bir ağıtla ortaya koymaktadırlar. Bu yüzden, hiç bir masraftan kaçınmadan, sadece sizin için bu eşsiz müzik ziyafetini düzenleyebilmek amacıyla, galaksinin diğer ucundan, bir çift Şiva getirttik. Dişi Şiva sahnede yerini aldıktan kısa bir süre sonra, sahnenin arkasında, görevliler tarafından erkeğin hayatına son verilecektir. Dişi Şiva'nın, erkeğinin öldüğünü algılaması bazen bir kaç dakika sürebilir. Olası küçük bir gecikmeden ötürü telaşlanmamanızı rica eder, iyi eğlenceler dileriz."